İnsan neye üzülür veya neye sevinir? Bir hikaye de anlatıldığı gibi
tüccarın biri hergün dükkanının kepenklerini kapatırken 'Bugünde zarardayız' der; kapatırmış. Ama
hergün böyle. Birgün komşusu dayanamamış ve 'Yapma böyle!..' demiş. 'Hergün dünyanın parasını
kazanıyor ve yinede zarardayız' diyorsun. 'Bu yaptığın doğru mu ?' der. Derde cevap hemen
gecikmeden gelir. 'Ben onu kastetmiyorum. Ömür sermayesinden bahsediyorum. Ömür
sermayesinden bir gün daha eksildi.' der.
Hayatımızda ki değerlerimizi ne de güzel harcıyor. Nede güzel yozlaştırıyoruz. Günlük ve anlık
değişimleri fark etmezken, yıllar öncesi resmimize bakıp birde aynaya bakıyoruz ki, aslında ne kadar
da çok değişmişiz. Şairin dediği gibi 'Gençliğim geri gelse idi ihtiyarlığın bende ne hazin haller
bıraktığını ona şekva edecektim' der. Bugün şunu yapacağım , yarın ise bunu yapacağım derken
hayatımızı programlar, randevular ve planlar alırken, birde bakarız ki; ağaran saçlar, yüzdeki ifadeler,
yürünen yollar ve yaşanmışlıklar bize geçmişi anlatırken insanı geleceğe dair daima hazırlar durur.
Esasında benim anlatmak istediğim deniz dalgalarının yalçın kayaları nasıl aşındırdığından
ziyade, yada yaşanmışlıkların ve adanmışlıkların kıyısında insanın insanlığını nasıl erezyona uğrattığı,
değerlerini nasıl kaybettiğidir. Farkına varamadığı değerler açısından birazda farkındalık hissi
oluşturabiliriyim düşüncesidir.
Eskiler hatırlayacaktır. Evlerimizde salonlar vardı. Sadece bayramlarda, özel günlerde yada
komşular geldiğinde, en güzel eşyaların konulduğu, çeyizlerin ve debdebelerin yaşandığı salonlar.
Birde evlerin mahremleri vardı. Yatak odası gibi herkesin giremediği, kimselere gösterilmediği. İnsani
ve ahlaki ilişkiler vardı. Saygı ve değer yargıları içersinde yapılan. Bunları çok detaylandırmak
istemiyorum. Ama geçmişe gittiğimizde nasıl bizlerde ne çok değişiklikler var ise kısa vadede fark
edemezken, toplum hayatındaki yaşanmışlıklar, gelenek, görenek , örf ve adetler de yıllar sonrasında
bakıldığında ne kadar çok değişmiş ne kadar çok farklılaşmış olduğunu görürüz.
Ne kadar kolay eleştiriyor, ne kadar çok yargılıyoruz. Sadece meseleyi bir yönü ile ele alırken
olayın kahramanının yerine ne kadar kolay kendimizi koyuyor. Eleştiriyoruz. Milletvekiliyim,
gazeteciyim, hakimim, savcıyım gibi diyerek esasında ne çok yanlışa davetiye çıkarıyoruz.
Hiç düşündünüz mü? Milletvekilinin biri çıkıyor fikrini söylemek yerine hakaret ediyor.
Gazeteciyim diyor öbürü ben bunları yazmalıyım diyor. Tabii bu arada durumdan vazife çıkaranlar yok
mu tabii ki var. Ama rica ediyorum şikayet ve eleştiri yapmadan önce yapıcı olmaya, çözüm üretmeye,
meseleyi halletmeye odaklanmalıyız. Gürültünün olduğu yerde herkes 'Sessiz olun' der ise birbirine.
Ses azalmaz gürültü fazlalaşır. Önce gürültü olmaması için susmalı hal ile göstermeli başkalarına
sonrasında telkinde bulunmaya gayret etmelidir. Birde kraldan çok kralcı olmaya gerek yoktur. Zaten
bu millet ne çekti ise bu dalkavuklardan çekmedi mi? Bizim bu yüzden omurgalı dik duran adam gibi
adamlara ihtiyacımız yok mu? Peki onlar nerede kendilerine yer bulamadıkları için gürültü içersinde
sessizce beklemekteler. Er yada geç fark edilecek hak, hak sahibine verilecektir. Bir zabitin dediği gibi
kader bize bu yükü yükledi. Bize de gereğini yapmak düşer . Bu arada şehitlerimiz yine gelmekte. Yine
birileri bunları görmemekte. Şehitlerimizin hukukunu savunmak yerine teröristin yanında taziyeye
gitmekteler. Birde bu ülkeyi yurtdışında her fırsatta şikayet etmekte. Varlıklarının gerekçesini ortaya
koymaktadırlar.
Bizde deriz ki 'Kaderin üstünde bir kader vardır.'
Kalın sağlıcakla...

